top of page

Sporun Dİjİtal Nabzı

                   MİLLİ SPORCULUKTAN İLETİŞİME YOLCULUK:                           PROF. DR. METİN ERSOY İLE SÖYLEŞİ

Güncelleme : 22.06.2026

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Ersoy, hem akademik dünyadaki başarıları hem de atletizm ve basketbol branşlarında milli takıma kadar yükselen parlak spor geçmişiyle dikkat çeken çok yönlü bir isim. Erken yaşlarda toprak pistlerde başlayan spor yolculuğunun, kendisine kazandırdığı liderlik, kriz yönetimi ve takım ruhu gibi becerilerle akademik kariyerini nasıl şekillendirdiğini içtenlikle paylaşıyor. Sporculuktan dekanlığa uzanan bu ilham verici serüvende Prof. Dr. Ersoy; adada sporcu olmanın anlamından yeni nesil spor haberciliğinin dijitalleşme ve yapay zekâ ile değişen çehresine, sektörün yaşadığı ekonomik ve uzmanlaşma sorunlarından ailelere yönelik hayati tavsiyelere kadar pek çok önemli konuya ışık tutuyor. İşte başarıyı hem sahada hem de akademide yakalamış bir iletişimcinin gözünden, "Milli Sporculuktan İletişime Yolculuk" söyleşisi...

                                                                                     Fotoğraf: Kaan Gençoğlu

SÖYLEŞİ :  PROF. DR. METİN ERSOY İLE "MİLLİ SPORCULUKTAN İLETİŞİME YOLCULUK"

SPOR DİJİTAL (SD): Konuğumuz Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Metin Ersoy. Profesör Ersoy, iletişim alanındaki akademik kariyerinin yanı sıra atletizm ve diğer spor branşlarında üstün başarıya imza atmış bir milli sporcu. Hocamızla "Milli Sporculuktan İletişime Yolculuk" konulu bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Sporcu ve akademik kariyerinizden bahsedebilir misiniz?

Prof. Dr. Metin Ersoy (ME): Öncelikle röportaj talebiniz için çok teşekkür ederim. Bu projede yer almak benim için gurur verici. Ben Dikmen köyünde büyüdüm. Köy ortamının benim spor kariyerime de önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Bu noktada ilk öğrenimimi, devamındaki lise hayatımı hep Lefkoşa'da tamamladım. Türk Maarif Koleji'nden mezunum. Spor hayatımın her aşamasında beni yalnız bırakmadı, ben de onu yalnız bırakmadım (gülüyor). Köyde yaşarken bahçeli bir evde kalıyorduk. Böylece çok fazla dışarıda vakit geçiriyorduk. Bu dışarıda vakit geçirdiğimiz sırada da ağırlıkla futbolla, zaman zaman basketbolla tanışmışlığım var. Özellikle bu ikisi takım sporu olarak karşımıza çıkarken aynı zamanda bireysel olarak atletizmle de uğraşıyordum. Atletizmle aslında çok küçük yaşlarda tanıştım. Yani şeyi de söylemekte fayda var, ben üç çocuklu bir ailenin ortanca oğlu olarak dünyaya geldim 1980 yılında. O yüzden evdeki üç erkek çocuğunun birlikte yapacağı faaliyetlerin genellikle birtakım agresif ve daha sportif faaliyetlerdi.

Metin Ersoy 1988 yılında henüz 3. sınıftayken ilk kez çıktığı 75 metre yarışında birincilik kürsüsünde yer aldı.                           

Fotoğraf :  Emir H. Ersoy

Metin Ersoy 1990 yılında Şehit Ertuğrul İlkokulu forması ile uzun atlamada 4 metre 52 cm derecesi ile birinci geldi. 

Fotoğraf :  Emir H. Ersoy

Atletizmle tanışmam, şimdi buradan ismini de gururla ve sevgiyle anacağım Atilla Defteralı hocam sayesinde oldu. Hocamız 80'li yılların sonlarına doğru Kıbrıs'a beden eğitimi öğretmeni olarak geri döndüğünde Şehit Ertuğrul İlkokulu'nda önce abimi, sonra beni beden eğitimi derslerinde fark etti. Daha doğrusu önce abimi gördü, dedi ki: "Bu ailede genetik olarak bir şey olabilir. Spora yatkınlık ve özellikle atletizme yatkınlık olabilir." Abimden sonra beni de denemeye aldı. Abimle benim aramda üç yaş var. Dolayısıyla biliyorsunuz o yaşlarda bir yaşın bile o tür küçük yaşlarda çok önemi var. Ve beni de yarışlara götürmeye başladı. Önce yol koşularıyla başladım; 800, 1000 metre gibi. Tabii ki benim yol koşuları benim için ızdırap vericiydi. Yani hem yolun içerisinde sert zeminde koşmak hem de rakipleriniz genelde köy yerlerinden gelen çocuklardı. Bu arkadaşlarımızın büyük bir kısmı ya gün içinde ailesiyle hayvancılıkla ya da tarımla uğraşan insanlardı. Dolayısıyla çok güçlü arkadaşlarımızdı. Onlarla mücadele etmek de ayrı bir keyifti. Zaman zaman kazanıyorduk, zaman zaman kaybediyorduk. Atletizmde tecrübe kazanmaya ve antrenman yapmaya başladıktan sonra ilkokul 5. sınıftayken 1000 metrelik yol koşusu mücadelesini birinci olarak tamamlamıştım. Tabii öncesinde de derecelerim vardı ama yağmur altında zorlanarak kazandığım o yarışı unutamıyorum. Lefkoşa’da terminal bölgesinden başlayıp, Girne Kapısı’na kadar koşardık. O da benim için ayrı bir gururdu aslında. Çünkü birçok sporcunun arasından çıkıp da o yol koşusunu birinci bitirmek, hele bitişi görmek—finiş diye yazarlardı bizim zamanımızda—Girne Kapısı önünde biterdi. Keyifliydi, çok da gurur duyduğumuz zamanlardı aslında.

Metin Ersoy 1998 yılında Milli Olimpiyat Komitesi tarafından “Yılın Başarılı Sporcusu” ödülüne layık görülmüştü.

Metin Ersoy yıllar içinde katıldığı atletizm, basketbol ve futbol müsabakalarında elde ettiği madalya, başarı belgeleri, kupa ve plaketleri evinin baş köşesinde sergiliyor.

SD: Sporculuktan iletişim alanına geçişiniz nasıl başladı, bir kırılma anı var mıydı?

ME: Sporculuk az önce bahsettiğim gibi daha ilkokul yıllarında hayatıma giriyor. Ortaokulda daha çok futbol ve yine atletizmi hiç bırakmadığımı söyleyebilirim. Lisede de Ali Volkan hocam sayesinde yeniden basketbola yöneldiğimi hatırlıyorum.

Yine burada bir parantez açalım; yani atletizm hiç bırakmadım dediğim noktada uzun mesafe yol koşularından sonra kısa mesafe koşularına ve özellikle uzun atlama, üç adım gibi sıçramaya yönelik aktivitelerin içerisinde bulunmaya başladım. Tüm bu atletik aktiviteleri benim hem futbol oyunuma (futbolda da ilk etapta daha çok böyle kesici, ön libero, orta saha gibi oynuyordum) hem de basketboluma olumlu yansıdı. Atletizmin kazandırdığı çabukluk, hız ve sıçrama yeteneği benim yaptığım tüm spor branşlarının temelini oluşturdu. Atletizmde 100 metre, 200 metre ve 400 metre koşuyordum. Bu branşların bana çok büyük faydası oldu.

oz3-7-2.png

Metin Ersoy 1997 yılında Türk Maarif Koleji’nde lise son sınıfta girdiği basketbol takımında şampiyonluk sevinci yaşadı.

Metin Ersoy 1997-2001 yılları arasında Orhun Mevlit’in antrenörlüğünde DAÜ’de hem basketbol oynadı hem de atletizm takımında önemli başarılara imza attı.

Özellikle liseye geldiğimde yine Ali Volkan hocamın sayesinde basketbola geri dönmüştüm. Çünkü basketbolu ilkokul yıllarında oynamıştım sadece. O ara bana biraz fundamental anlamında faydalı olmamıştı ama nihayetinde lise yıllarında tekrar geri dönüşüm beni KKTC Basketbol Genç Milli Takımı’na kadar yükseltti.  Atletizmde ise ilkokul yıllarından itibaren atletizm milli takımında defalarda yer alıp, Türkiye’de yarışlara katılıp rekorlar da kırdım. Milli takımlardaki başarılarımız, orada aldığımız dereceler ve yurt dışında yaptığımız birtakım temaslar sonrasında bizim aslında önümüz, senin de sorduğun gibi akademik bir yere doğru gitmeye başladı. Yani ben evet, üniversite okumak istiyordum ama hangi üniversiteye gideceğimi aslında yine spor bir anlamda bana kazandırmış oldu. Bu konuda güzel bir anımı paylaşmak istiyorum. Sene 1997. Benim liseden mezun olduğum yıl. Atletizm Federasyonu o yıllarda halkın da katılabileceği şekilde yarışlar düzenliyordu. Ben de Lefkoşa’da organize edilen bir atletizm müsabakasında uzun atlama yaparken, şimdi emekli olan Doğu Akdeniz Üniversitesi Spor Koordinatörü Cemal Konnolu hocam yanıma geldi. Öncelikle bana uzun atlamada kaç atladığımı sordu. Bu arada o da bizlerle birlikte yarışmadaydı. 6.44 gibi bir rakam söyledim. "Ooo!" dedi ve devam etti: "Çok iyi" dedi. Cemal Hoca ardından: "Nerede okuyacaksın?" dedi. Ben de kararsız olduğumu ifade edince, bana DAÜ'de burslu sporcu olarak okumam için bir teklifte bulundu. Ve o sırada üniversite sınavına girip İletişim Fakültesi, Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandıktan sonra aynı zamanda üniversitenin tam burslu öğrencisi olarak hem atletizm hem de basketbol takımında yer aldım. O yüzden aslında sporun benim hayatıma girişiyle ve devamında da bana kazandırdığı en büyük etki, az önce bahsettiğim gibi bir burslu sporcu olarak devlet üniversitesi olan Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde bu eğitimi tamamlamış oldum. Bölümle ilgili tercihimin ise; babam Emir H. Ersoy’un yıllarca Türk Ajansı Kıbrıs müdürlüğü görevini yapmış olması ve gazetecilik mesleğinin içinde büyümüş olmamın etkisi büyüktür.

Metin Ersoy 1997-2001 yılları arasında milli atletizm ve basketbol sporcusu olarak DAÜ ve KKTC milli takımlarında önemli başarılara ve rekorlara imza attı.

SD: Spor geçmişiniz iletişim alanındaki kariyerinize somut olarak ne kattı?

ME: Çok güzel ve manidar bir soru benim için. Çünkü bunu açıklamak fırsatı verdiğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum. Özellikle spor geçmişinde az önce bahsettiğim gibi atletizm gibi bireysel ve takım sporları da yaptım. Aynı zamanda bir taraftan futbol, basketbol gibi takım sporlarının içinde de bulundum. Her bir spor branşının bana kattığı, özellikle takım ruhuyla birlikte organizasyon becerisi, aynı zamanda problem çözme yeteneği, takım içindeki iletişim ve saha içinde veya saha dışında yaşanan problemlerle bağlantılı yaşamış olduğumuz sorunları çözme becerilerini bana çok kazandırdı. Ben kendi yapım itibarıyla daha çok sakin, olaylara fevri yaklaşmayan, sakin düşünmeye çalışan birisiyim. Bu özelliklerimin bir kısmı doğal olarak bende bulunurken bir kısmını da spor branşları sırasında yürüttüğüm kaptanlık faaliyetlerinde kazandım. Yani bu sakinliğim, genel olarak tüm takım personeliyle iyi geçinmem antrenörler tarafından da takdir edildi. Bu arada basketbol antrenörüm olarak da yine eskilerden Derya Dizdar Hoca'yı ve Orhun Mevlit'i de ayrı bir yere koyarım. Çünkü onların bana kazandırdığı çok şeyler var, özellikle saha içinde ve saha dışında. Ve beni her zaman ayrı bir yere koyup takımın kaptanı olarak gördükleri için bu da bana ayrı bir organizasyon becerisi kazandırdı. Takımın içinde yaşanan birtakım sorunları ilk ben duyardım, ilk ben ilgilenirdim. Şu anda da İletişim Fakültesi Dekanı olarak, sporun bana kazandırdığı bu becerileri yaşamın tüm alanında ve akademik ortamlarda kullanıyorum.

 

SD: Becerilerden bahsetmişken şunu şöyle bir soruyla gireyim hocam: Bir sporcunun iletişim becerileri kariyerini ne ölçüde etkiler?

ME: Tabii ki çok fazla etkiliyor. Çünkü bu takım içindeki bahsetmiş olduğumuz sorunları çözme aşamasında bazen antrenörler de yetersiz kalıyor, bunu profesyonel takımlarda dahi görüyoruz. Beşiktaş’ta Rafa Silva örneği var. Aslında zaman zaman iletişim becerisiyle de çözülemeyen sorunlar oluşabiliyor. Ancak burada bahsettiğim gibi takım içindeki bu sorunları erken görüp erken müdahale ettiğiniz zaman çok büyümeden çözülebiliyor. O yüzden ben tabii ki böyle bir misyonla spor yapmıyordum ama karakterim gereği bu tür sıkıntılarda her zaman etkili iletişimin çok önemli olduğunu düşünen taraftayım. Genellikle konuşarak, diyalogla çözülemeyecek sıkıntı olmuyor. Çünkü biliyorsunuz bizim mesleğimizde çok fazla ön yargılar, kalıp düşünceler ve bir de buna dedikoduyu eklersek insanlar farklı bilgilerle çok değişik yorumlar yapabiliyor. Bunu engellemek önemli.  Birlikte spor yaptığınız her insanın hayatına dokunabilmek çok önemli. Ben zaman zaman görüyorum, DAÜ'de birlikte oynadığımız sporcular geliyor, beni ziyaret ediyorlar üniversitede. Çok gurur da duyuyorum hem onlar adına hem kendi adıma. Çünkü söylediğim gibi bu becerileri bir yere kadar getirmişiz ki halen daha bu iletişim bağlarımız kopmamış ve görüşebiliyoruz.

 

SD: Spor haberciliğinde sizce en büyük sorun nedir?

ME: Şimdi farklı, akademik bir alana daldık. Spor haberciliğini şöyle tanımlayabiliriz: Gazetecilikte çok fazla branşlaşma var, spor da bunlardan bir tanesi. Genellikle biz coğrafyamızda spor haberciliği dediğimiz şey daha çok futbol haberciliğiyle demektir. Çünkü spor muhabirleri ne yazık ki çok fazla futbola ilgi gösteriyorlar ve diğer alternatif branşlar ve farklı branşlar ne yazık ki bunun dışında bırakılıyor. Fakat burada spor haberciliği dediğimiz noktada bizim derslerde de anlattığımız şekilde, topluma barışı, dostluğu ve kardeşliği aşılamak için yapılması gerekiyor. Her ne kadar da konu milli takım ve benzeri durumlara geldiğinde birtakım sorunlar ortaya çıksa da yani spor muhabirliği aslında bizim buradan anlayabileceğimiz şekliyle söylersek, muhabirlerin bizzat takip ettiği, bizzat fotoğrafladığı, bizzat haberlerini yaptığı, müsabakaları da yerinde ve oynandığı sırada izlediği bir gazetecilik anlayışıdır. En büyük fark budur aslında; masa başı yapılması evet mümkündür ama bizim tercih ettiğimiz bir şey değildir. Çünkü sporu sahada gözlemleyerek, onu tam yerinde görerek yapması gerekiyor. O açıdan spor muhabirliğinin en büyük sorunları şu anda da bahsettiğim gibi zaman zaman masa başında yapılıyor olması, zaman zaman ekonomik ve belli sıkıntılardan dolayı muhabirlerin müsabakaların oynandığı yerlere gidememesi, gidiyorsa da yine belli sıkıntılarla—ya bu internet sıkıntısı olur başka kaynak sıkıntıları olur—anında oralardan görüntü veremiyor olması.

Teknoloji şu anda çok daha ilerledi ama söylediğim gibi şu anda birçok gazete ne yazık ki spor muhabirliği mesleğine ayrı bir bütçe ayırmıyor. Yani ne yapıyor? "Zaten bir ajanstan haberler geliyor" deyip o ajansın üzerinden haberleri yayınlıyor ama bu bizim tabii ki sporun içinde doğan ve gelişen insanlar olarak çok kabul edeceğimiz bir durum değil. Söylediğim gibi en büyük sıkıntısı aslında ekonomik sıkıntıdır birçok alanda olduğu gibi. Her ne kadar da biz iyi muhabirler yetiştirsek de ne yazık ki sektör şu anda bir spor muhabirini finanse etmek yerine genel bir muhabir alıp hepsini ona yaptırmayı düşünüyor. O yüzden uzmanlaşma spor muhabirliğinde şu anda sayabileceğimiz bir diğer sorundur aslında. Yani uzmanlaşıyor, futbola uzmanlaşıyor ama aynı muhabir örneğin basketbolla ilgili bir şey bilmiyor, voleybolla ilgili kuralları bilmiyor. Biz kendi yetiştirdiğimiz öğrencilerde, hatta benim verdiğim spor gazeteciliği dersinde, atletizmden haltere, güreşten voleybola kadar her sporu, hatta alternatif sporları da zaman zaman ekstrem sporlar dediğimiz sporları da tartışıyoruz, onların da kurallarını öğrenmeye çalışıyoruz.

 

SD: Aslında ben de o konuya geçecektim. Yeni medya ve iletişim öğrencileri arasında spor haberciliğine ilgi var mı?

ME: Oldukça var. Hatta fakültemizin dışında olan arkadaşlar da genellikle tercih ediyor. Ben bir ara bu dersi yaz okulunda vermekteydim fakat sonra fark ettik ki aslında yaz okulunun dışında da bu alana öğrencilerin ilgisi var. Ve seçmeli dersler olarak dönem içerisinde de açmaya başladık. Öğrenciler hatta ilginç olan, ben bu dersi açarken hep erkek öğrenci gelir diye düşünürken kız öğrencilerimizin de çok büyük ilgisi var. Hatta ben onları ilk geldiklerinde rahatlatıyorum, diyorum ki: "Bu dersi aldınız ama zannetmeyin biz her hafta geldiğimizde Beşiktaş ne yaptı, Galatasaray ne yaptı gibi futbol konuşacağız. Biz burada sporu konuşacağız. Hatta burada sadece futbol konuşmayı da eleştiriyoruz" deyip onları derse de çok motive ettiğimi hatırlıyorum. Dolayısıyla burada öğrencilerimizin önemli bir ölçüde ilgisi var. Üniversite dışından yani fakültemiz dışından da öğrencilerin ciddi ilgi gösterdiğini söyleyebilirim.

 

SD: Gelecekte spor iletişim alanında bizi nasıl bir dünya bekliyor?

ME: Yani aslında çok değişik bir dünya beklediğini iddia edemeyiz. Çünkü artık yapay zekâ döneminde belki de bizi bekleyecek olan şeylerden bir tanesi haberlerin çok daha yapay bir şekilde hazırlanıyor olması. O en başta bahsettiğim spor muhabirlerinin bizzat sahaya gidip, bizzat fotoğraflayıp, bizzat haberleri yaptığı etki ne yazık ki yapay zekâ etkisiyle zorlanacak gibi görünüyor. Aslında yapay zekâ birçok muhabirin mesleğini elinden alabilir. Ama ben şöyle de bakıyorum: Muhabirlerimiz aslında yapay zekayı kullanarak ve yapay zekadan da yardım alarak çok daha geniş kapsamlı haberler üretebilir. İnsanların bu noktada daha fazla spora ilgi duymasını sağlayabilir. Sadece maçları ve müsabakaları değil, tarihi ve birtakım eski olayları yapay zekâ üzerinden haberleştirebiliriz. Dijital dönüşüm bence spor muhabirliğini çok ciddi oranda etkileyecek; hem olumsuz hem olumlu yönden. Olumsuz yönden evet mesleklerde bir sayıda düşüş olabilir ama olumlu yönden de çok farklı haberler de bu vesileyle yapay zekayla yapılabileceğini düşünüyorum.

 

SD: Eklemek istediğiniz son bir mesajınız var mı?

ME: Özellikle sporun insan hayatındaki önemini çok kavramasını istiyorum herkesin. Özellikle ailelerin... Zaman zaman biliyorsunuz bizim kültürümüzde akademik başarıyla spor başarısı aynı tutulmaz. Özellikle öğrenci çok iyi bir sporcuysa "Aman evladım derslerine de bak, derslerin kötü olmasın." Bizim aldığımız kültürde şu vardı: Biz hem sporda hem derslerde hem de hayatta başarılı olmak zorundaydık, biz öyle bir kültürle büyüdük. Ben Doğu Akdeniz Üniversitesi'ne burslu olarak girdiğimde, o dönemde Cemal hocamız, spor koordinatörümüz şunu demişti: "Biz sizin akademik de başarınızı takip ederiz. Eğer burada başarısız olursanız bursunuzdan kesinti olur, dolayısıyla bursunuzun kesilmemesi için akademik olarak da başarılı olmanız lazım. Beni sadece basketbolda, atletizmde yaptığınız başarılar ilgilendirmiyor." demişti. Bu benim kulağıma küpe olmuştu. Bunu farklı ortamlarda dile getiririm, burada da dile getirme ihtiyacı hissettim. Ayrıca ailelere de şöyle bir mesaj verelim: Aileler yetenekli, sporda başarılı çocuklarını desteklesinler. Bunlar birlikte yürüyen işlerdir. Yani sporda başarılı olan bir gencimiz aslında akademide de başarılı olacaktır. "Aman spora gidiyorsun akademiyi yapamayacaksın" gibi algı yerine, tam aksine ikisini birlikte yürütebilirler. Ben üçünü birlikte de yürütmüştüm. Spor yaptığım, burslu olduğum, üniversite yaşamı sırasında aynı zamanda Kıbrıs Gazetesi'nde sayfa operatörü olarak da çalışmıştım. Dolayısıyla bu şunu gösteriyor: Bir şeylerden geri kalmadan da sportif başarılara da imza atabilirsiniz.

Sporla ilgili, bir anımı anlatayım ve onunla kapatalım isterseniz. Şimdi dedim ya ben küçük yaşlarda atletizmle buluştum, beni bu atletizm branşıyla buluşturan Atilla Defteralı hocamdı. O zaman ilkokul seviyesinde 75 metre vardı. Henüz ilkokul üçüncü sınıftayken, benden 3 yaş büyük abim ve diğer arkadaşlarla 75 metre yarışına çıktım. Bu benim ilk kısa mesafe yarışım. Tabii antrenörüm bana çok güveniyordu ama ben daha ilkokul 3. sınıftaydım. Yani düşünsene böyle 8-9 yaşında şeye piste çıkıyoruz, o zaman toprak pistler var. Ve o yarışta birinci gelmiştim. O hiç unutamayacağım bir anımdı. Ben antrenörüme yıllar sonra bunu sordum, dedim ki: "Sen nasıl bu kadar küçük yaşta bir çocuğu kendinden 3 yaş büyük abileriyle yarıştırdın ve nasıl benim birinci olacağımı düşündün?". O da bana demişti ki: "O yarışın sana büyük bir özgüven kazandıracağını düşünüyordum. Zaten sende o özgüven vardı, ben onu ortaya çıkarmak istemiştim. Sen de bunu bana kanıtladın" demişti. Ve çok gurur duymuştum o sözlerinden sonra. O yüzden küçük büyük demeden başlamak lazım o yetenek varsa içinizde. Yetenek de bir yere kadardır, sonrasında tabii ki çalışarak bunu geliştirmek gerekiyor.

SD: Kıymetli bilgiler verdiğiniz için teşekkür ederim hocam.

ME: Ben teşekkür ederim, sağ olun.

* Fotoğraflar Prof. Dr. Metin Ersoy’un kişisel arşivinden alınmıştır.

bottom of page